SEALDREAM

SANATIN SONSUZLUĞA SELAMI-DÜŞLERİNE DOKUN-AMA BÜYÜSÜ BOZULMASIN
 
AnasayfaİNTROTakvimGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 AŞİRET-CEMAAT-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
ÖZGEYLANİ
Süper Modoratör
Süper Modoratör
avatar

Mesaj Sayısı : 603
Kayıt tarihi : 24/07/09
Yaş : 59
Nerden : MERSİN-TOROSLAR İLÇESİ

MesajKonu: AŞİRET-CEMAAT-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI   Perş. Tem. 30, 2009 11:24 pm

Kavramların ilginç serencamları vardır. Zaman içerisinde anlamlarında daralma, genişleme hatta tamamen başkalaşma gözlemlenebilir. Bu noktada uygun bir analizde bulunmak kavramın asli ve otantik anlamına ulaşıp o minvalde bir bakış açısı oluşturmaya bağlıdır. Yoksa zaman içerisinde kendi bağlamından kopup başka anlam kalıplarına dönüşen bu yeni kavramlarla meseleyi açıklamak bizi yanıltacaktır. Bu meseleye en güzel örneği ?aşiret-cemaat-stk? kavramları teşkil eder. Zira bu kavramların anlamı zaman içerisinde öylesine başkalaşmıştır ki günümüzde sadece bir takım olumsuz öncülden yola çıkarak bu mefhumların tanımlamalarını yapmaktayız. Oysaki kendi orijinal bağlamlarında bu kavramların izini sürdüğümüzde günümüzdeki kabullerden çok farklı bir olgu ile karşılaşırız. Şimdi sırası ile bu üç kavramın tanımlarını yapıp asıl mevzumuz olan bu mefhumların işlev ve yapı yönünden birbirlerine nasıl dönüştüklerini açıklamaya çalışacağız.

AŞİRET; Arapça aşîra' dan dil ve kültür yönünden büyük bir türdeşlik gösteren, birçok sülaleden oluşan, yapısındaki aileler arasında köken, ekonomi, din, kan veya evlilik bağları bulunan göçebe veya yerleşik nitelikteki topluluk, oymaktır. Genelde iki tür aşiret yapılanması vardır. Bunlardan ilki akraba bağı üzerinde örgütlenmiş aşiret yapısı ile akraba bağı üzerinde tesis edilmemiş aşiret yapısıdır.

Sosyolojik bir kavram olan aşiret, Emile Durkheim'e göre insanların yerleşik hayata geçmeleri ile ortaya çıkmış bir olgudur. Aslında aşiretler yarı göçebe yaşam tarzına sahip olan topluluklardır. Yarı yerleşik yaşama geçilmesiyle birlikte üretim, üretim fazlası ürün ve ürün paylaşımı sorunları yaşanmıştır. Şefler ve din adamları üretilen ürünleri sahiplenme yoluna gitmişler bu da özel mülkiyeti ortaya çıkarmıştır. Bu olgu beraberinde belli bir otorite anlayışını da geliştirmiştir. Böylece yönetenler-yönetilenler çelişkisi belirmiş ve ilk devlet benzeri yapılanmalar ortaya çıkmıştır. Aşiretler tamamen ataerkil bir yapıya sahiptirler ve inanç ortak paydası üzerinde gelişen bir yapılanmadan kan bağının esas alındığı bir yapılanmaya doğru evirilmişlerdir.

Aşiret yapılanmaları genel itibariyle üç öğe üzerinde kendilerini gerçekleştirirler.

1- Aşiretin dinsel ve düşünsel yapısını oluşturan ?şeyh, mele, din adamı? gibi motifler. Zira inanç bu yapılanmanın olmazsa olmaz şartlarındandır. Bu inancı yukarıda ifade edildiği gibi bilgi ve maneviyata tekabül eden ?melle/molla ve şeyh? temsil ederler.

2- Aşiretler geniş insan kümelerinden oluştukları için geniş topraklara ihtiyaç duyarlar. Ve genelde aşiretler toprağa bağlı bir yaşam sürerler. Toprak, aşireti birbirine bağlayan en önemli bağlardandır.

3- Son olarakta aşiretin bir liderinin, reisinin olması gerekmektedir.

Bu şartlardan da anlaşıldığı gibi inanç/düşünce, toprak ve lider üçlemesi aşiretin oluşması ve sürdürülmesi adına kesin gerekli olan unsurlardır. Ayrıca bu üç unsur aşiret üyelerini birbirlerine bağlayan manevi/moral öğeler ve ortak değerlerdir.

Aşiretler aslında devletlerin tüm coğrafyalara sirayet edemediği hata daha devlet mefhumunun tam oluşamadığı dönemlerde bir yönetim organizasyonu işlevi görmüş ve kendi idari, adli, dinsel, eğitsel kurumlarını oluşturmuştur.





CEMAAT; Arapça topluluk anlamına gelmektedir. Bir gaye ve hedef uğrunda birlikte hareket eden, duygu, düşünce, sevinç ve kederlerini ortaklaşa paylaşan topluluğun adıdır. Tanımdan da anlaşılacağı gibi cemaat bilinçli bir birlikteliktir. Ayrıca cemaat bazı kullanımlarında bizzat inanılan dine müntesip tüm bireylere verilen isim anlamına da gelmektedir. İslam ümmetinin bütününün bir İslam cemaatini teşkil etmesi hakikati buna tipik bir örnektir. Bununla birlikte dinin alt organizasyonlarına da cemaat ismi verilebilmektedir. Tıpkı günümüzdeki mahallî dini cemaat ve tarikatlar gibi?

Cemaat, düşünce, lider ve ortak duygu ve düşünce etrafında hareket eden insanlar tarafından oluşturulur. Canlı bir yapılanmadır. Görevlerin olduğu, kendi mantalitesine uygun bir yönetim ve kurumsal yapılanması vardır. Çeşitli şartlara göre özgürlükçü veya baskıcı olabilmektedir cemaatler. Ortak paydaları olabileceği gibi birbirlerinden tamamen zıt istikametlerde de konumlanabilirler.

Sosyolojinin ilgi alanına girdiği için cemaat kavramını sosyolojik bir tahlile tabi tutmakta fayda vardır. Sosyolojide cemaat kavramına en kapsayıcı yorumu getiren Alman sosyolog Ferdinand Tönnies'tir. Tönnies, cemaat kavramını cemiyet kavramı ile birlikte açıklar ve bu kavramları belirli toplumsal süreçlerin açıklanmasında kullanır. Sosyologa göre toplum, cemaat tarzından cemiyet tarzına doğru bir ilerleme ve akış içerisindedir ve bu tek yönlü bir süreçtir. Yani cemaatten cemiyete dönüşmüş toplumlar tekrar cemaat modeline dönemezler.

Tönnies'e göre cemaat, 'üyeleri arasında güçlü duy­gusal bağların olduğu, nüfusu az, genel yaşam şe­killeri birbirine benzer, topluluk çıkarının önde oldu­ğu, grup içi denetiminin güçlü ve daha çok resmi ol­mayan normlarla sağlandığı gruplardır.' Görüldüğü gibi bireysellikten yalıtılmış ve rasyonellikten ayrı duygusal ilişkilerin yön verdiği bir organizasyon şeklidir cemaat. Genelde köysel-kırsal yaşam tarzının yaşam biçimi olan cemaat bireye aidiyet duygusu kazandırdığı için önemli bir sığınak işlevi de görür. Cemaat yapılanmalarında farklılıktan özge aynileşme durumu söz konusudur. Bu anlamda cemaatler homojen yapılardır.

Tönnies cemaat kavramının yanında cemiyet kavramına da vurgu yapar. Aslında bu iki kavram ancak birbirleriyle anlam kazanan ve anlamları birbirleriyle açıklanabilen mefhumlardır. Tönnies'e göre cemiyet cemaatin ileri bir aşamasıdır ve toplumsal bir merhalenin adıdır. Cemiyet, ben duygusunun hâkim olduğu, üyeler arasındaki ilişkilerin bir takım sözleşmeler çerçevesinde yürütüldüğü, duygulardan çok rasyonalitenin egemen olduğu modern ve kentsel bir hayat algısıdır. Cemaatte 'aynileşme' söz konusu iken cemiyette 'farklılaşma' ön plandadır. Aslında cemaat-cemiyet ilişkisini İbni Haldun'un asabiyet teorisi üzerinden okumakta mümkündür.



STK; 'STK' nın açılımı Sivil Toplum Kuruluşu dur. STK' lar herhangi bir konuda, benzer fikir yapısına sahip kişilerin bir araya gelerek mevcut problemleri çözmek adına, projeler üreten ve kar amacı gütmeyen bir kurumsal kimliğe sahip olan oluşumlardır.'

'Günümüzde toplum yararına çalışan, demokrasinin gelişmesine katkıda bulunan, kar amacı gütmeyen, devletten ayrı hareket edebilen, bireylerin ortak amaç ve hedeflerine bakıldığında ise; siyasal iradeyi ve yönetimi kamuoyu oluşturmak suretiyle etkileyebilen bir örgütlenme türüdür diye tanımlamak mümkündür.

Sivil toplum denildiğinde aslında sivil olmayan bir toplumun/alanın da varlığını belirlemiş oluyoruz bir bakıma. Murta Belge sivil toplumun ötekisini 'politik toplum' ya da 'askeri toplum' ifadeleri ile karşılıyor.'

Üzerinde ciddi tanımlama ve alan tartışmaları olan bir olgudur STK'lar. Özellikle de İslam ve STK uyumu veya uyumsuzluğu üzerinde görüş farklılıklarının olduğu aşikârdır. STK genel itibariyle batı menşeli bir kavramdır ve batının kendi şartlarında ortaya çıkan bir olgudur. Özellikle sanayi devriminden sonra gelişen toplumsal farklılaşma ve buna bağlı olarakta siyasal farklılaşma sivil toplum mefhumunun gelişmesini sağlamıştır. Bu bağlamda sivil toplum ve din ilişkisi de genelde batı düşüncesinin din karşısındaki tutumunu yansıtmaktadır. Örneğin bir röportajında Prof. Baskın ORAN stk' nın tanımını yaparken ?STK' lar, bireyin dinden ve devletten özerk olmasını sağlayan kurumlardır? (1) belirlemesinde bulunur. Kısaca stk mefhumunun İslami toplumlar için anlamı tartışmalıdır ve tartışılmalıdır.

Bu makalede amacımız ele aldığımız bu üç kavramı detayıyla incelemek değildir. Bilakis asıl konumuz olan bu kavramlardaki anlam kaymalarına ve farklı isimlendirmelere tabi tutulmalarına karşın birbirlerine dönüşmelerine işaret etmek istiyoruz. Bu makaleyi yazmaya bizi sevk eden temel neden başta da ifade edildiği gibi ele aldığımız kavramların hem işlevlerini yitirmeleri hem de kendi ontolojik anlamlarından uzaklaşmalarıdır.

Bireylerin belli bir organizasyonun içerisinde yer almalarını sağlayan temel psikolojik saikler aidiyet duygusu, topluluklar içerisinde var olmanın verdiği güven hissi ile birey olarak kalmanın yaşattığı korkulardır. Bu psikolojik davranışların gerçeklikleri elbette tartışılabilir niteliktedirler. Ama genel yöneliş ve nedenler bunlar üzerine bina edilmekte. Çeşitli nedenlere istinaden bir araya gelip sosyal yapılar oluşturmanın ardındaki en temel gerekçelerden biride güç istenci ile iktidar isteğidir.

Bireylerin bu psikolojik yönelimleri yani aidiyet ihtiyacı, gizil bağımlı olma arzusu ve yalnızlık korkusu ile güç ve iktidar istenci bir araya gelince aşiret, cemaat, stk veya başka türdeki organizasyonları meydana çıkarıveriyor. Tabii ki anılan olguları fiile çıkaran etkenler sadece saydığımız bu psikolojik verilerden ibaret değildir. Lakin konumuzla alakalı olan bu hususlara en çok değineceğiz.

Şimdi ciddi bir mutasyona uğramış bu üç organizasyonu (aşiret-cemaat-stk) ortak yönleriyle ele almaya çalışacağız. Lakin bunu yaparken büyük ve köklü geleneğinden kopmuş, artık tamamen menfaat odaklı bir organizasyona dönüşmüş olan aşiretleri merkeze alıp bu odak etrafında cemaat ve stk'ları inceleyeceğiz.



BİREYİN YERİ AÇISINDAN AŞİRET-CEMAAT-STK

Birey, tüm sosyal grupların odağında olan varlıktır. Ve aslında yönetimsel gruplarda bir bakıma bireyi tanımlamalarına göre şekillenirler ve adlandırılırlar. Günümüz algısındaki aşiretlerde bireyin aşiret için sadece sayısal ve temsil ettiği bireysel güç açısından bir değeri vardır. Aşiretin genel yönelimi hakkında asla belirleyici bir konumda değildir. Aşireti yöneten lider veya aile yegâne söz hakkına sahipken birey tamamen itaat eden ve asla eleştirmeyen, varlığını aşiretle anlamlandıran kişidir. Aşiret üyesi olan birey kendisine biçilen tüm rolleri eksiksiz yerine getirmeye çabalar.

Ama bu çabaların sonucunda ortaya çıkan verimden en az kendisi faydalanır. Buna karşın aşiret içerisinde ortaya çıkan kolektif faydadan hep aşiret yöneticisi kişi veya aile faydalanır. Aşiretlerde en belirgin özelliklerden biri de mensuplarının eğitim anlamındaki geri düzeyleridir.

Bu geri kalmışlık/bırakılmışlık aşiret içerisindeki statükonun devamı açısından ziyadesiyle önemlidir. Bu olgu bilinçli olarak sürdürülür bir halde bırakılır. İlginçtir, aşiret reislerinin en yakınları veya çocukları genelde iyi eğitim alırlarken aşiret üyelerine bu ayrıcalık sağlanmaz. Zira deminde ifade edildiği gibi aşiret içerisindeki döngü ancak eğitimsiz bir topluluk üzerinden sürdürülebilir.

Yukarıda anlatılan hususları maddeler halinde özetlersek şu tablo ile karşılaşırız:

- Aşiretlerde birey, sadece ürettiği kadar vardır ve değerlidir.

- Aşiretlerde birey, genel gidişatta söz hakkına sahip değildir. Sadece kendisine biçilen rolle sınırlıdır.

- Aşiretlerde birey, belirleyici değil belirlenen konumdadır.

- Aşiretlerde birey, sadece itaat eden ve eleştirmeyendir.

- Aşiretlerde birey, genel anlamıyla eğitimsizdir.

- Aşiretlerde elde edilen faydadan aşiret reisi ve ona yakın aileler faydalanır, birey bundan en az oranda faydalandırılır.

Şimdi bu hususları cemaat ve stk'lara uygulayalım. Yukarıdaki maddeler açısından cemaat ve stk'ların aşiretlerden hiçbir farkı kalmamıştır. Sözde, insanları otoritelerin, devletlerin baskılarından azade kılma adına ortaya çıkan bu organizasyonlar giderek bu varlık nedenlerinden uzaklaşıp ayrı bir baskı aracına dönüşmüşlerdir. Cemaat ve stk'larda birey ve onun konumu eksiksiz olarak yukarıdaki maddelerin işaret ettiği biçimde gerçekleşmektedir. Bireyin önemsizliği, belirleyici olamaması, ortak faydadan genelde cemaat ve stk yöneticilerinin nemalanmaları, mutlak itaat istemi, eğitimsizlik gibi olgular maalesef ki bayağı belirgin olmuştur. Artık aşiret reisleri, ağaları yerine cemaat ve stk reisleri ile ağaları nevzuhur olmuştur. Aşiretteki marabaların yerlerini ise cemaat mensuplarıyla stk üyeleri almıştır. Kısacası bireyin konumu açısından cemaat ve stk'lar aşiretleşmişlerdir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
ÖZGEYLANİ
Süper Modoratör
Süper Modoratör
avatar

Mesaj Sayısı : 603
Kayıt tarihi : 24/07/09
Yaş : 59
Nerden : MERSİN-TOROSLAR İLÇESİ

MesajKonu: Geri: AŞİRET-CEMAAT-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI   Perş. Tem. 30, 2009 11:25 pm

AŞİRETLERİN ŞEKİLSEL EVRİMİ

Aşiretler sosyal hayatın akışına göre kendilerini mevzi de olsa konumlandırmayı becermişlerdir. Tamamen resmi olmayan bir yapılanma modelinden dernekleşmeye doğru bir seyir izlemektedirler. Sadece Şanlıurfa’da 100’e yakın aşiretten 18’i dernekleşmiştir. Dernek merkezlerinde bir araya gelinip her konuda toplantılar yapılmakta ve hatta aşiret seçimlerini de bu merkezlerde gerçekleştirmektedirler. Aslında bu yöntemler tamamen şekilseldirler. Zira aşiret yöneticileri kendilerini ve aşiret işleyişini sadece belirli alanlarda revizyona tabi tutmaktadırlar. Bu da tamamen vitrine dönük icraatlardır ve günümüzdeki aşiret mantalitesinin ve işleyişinin aynı biçimde devam ettiğinin bir göstergesidir. Aşiretlerin dernekleşmesi, istişare toplantılarının yapılması ve kendi bünyeleri dâhilinde seçimlerin icra edilmesi birçok ülkede olduğu gibi tamamen şekli uygulamalar olarak var olurlar.

Aşiretlerdeki bu evrim cemaatlerde de kendisini ortaya çıkarmıştır. İllegal konumda olan cemaat ve tarikatlar çeşitli legal aygıtlar ile kendilerini görünür kılmışlardır. Bu yadırganacak bir husus değildir. Lakin aşiretlerde olduğu gibi cemaatlerde de bu şekilsel yönelimler kendi içlerindeki baskıcı, katılımın olmadığı, totaliter temayülleri ortadan kaldırmamıştır. Eleştirilmesi gereken hususta budur. Cemaatlerin tümünde, görünmeyen/illegal yönetim elitleri ile görünen/resmi yönetim elitleri mevcuttur ve illegal olan yön sürekli legal olan yönü belirler konumdadır. Buna rağmen kamuoyuna hep resmi çehre gösterilir ki bu durum toplumu yanıltmak ve aldatmak anlamına gelir.



TOPRAĞA BAĞLI AŞİRETÇİLİKTEN KURUMLARA DÖNÜK AŞİRETÇİLİĞE

Aşiretler genel itibariyle toprağa bağlı yapılanmalardır. Toprak aynı zamanda aşiretin temel ortak paydasıdır. Tüm örgütlenme toprağa bağlı gerçekleşir. Dolayısıyla toprak ve ondan gelen fayda var oldukça aşirette varlığını devam ettirecektir. Bu olgu geçmişte çok belirgin durumdayken günümüzde çeşitli nedenlerle bu durumun gerçekliği sarsıntıya uğramıştır. Bu durum aşiretleri farklı arayışlara yöneltmiştir. Aşiretler kendi imkânlarını ekonomik ve siyasal güce dönüştürme becerisini göstermişlerdir. Artık kamu kurumlarına istihdam, ihaleler, yerel ve genel seçimler aşiretler için yeni birliktelik zeminleri oluşturmaktadır. Böylelikle toprak üzerinde kendi tebaasına nüfuz eden aşiretler bunun ötesine geçerek resmi kurumlara kendi insanlarını yerleştirerek, ihaleleri ayarlayarak, yerel ve genel seçimlerde ya aday çıkararak ya da belirli anlaşmalar çerçevesinde farklı adayları destekleyerek fayda temin etmektedirler. Aşiretlerin yerleşik ve güçlü oldukları özellikle de ilçe düzeyindeki yerleşim birimlerinde belediyeler hep bu aşiretlerin elinde olmuştur. Burada aşiret adayının yer alacağı partinin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan aşiret adayının resmen aday gösterileceği bir resmi hüviyet bulunsun. Bu rant paylaşımı sadece yerel yönetimlerle sınırlı değildir. Resmi kurumlar dahi aşiretler arasında pay edilmiştir. Her aşiretin etkin olduğu resmi kurumlar vardır. Bu kurumlara alınacak personelden yapılacak ihaleye kadar her şey bu aşiretlerden sorulur.

Cemaat ve stk’lar da çeşitli kamu kuruluşlarında hatta üniversitelerde örgütlenip bu kulvarlar üzerinden kendi varlıklarının idamesini sağlamaktadırlar. Bu durum bireylerin ortak gücünden devşirilen verimin ta kendisidir. Siyasi otoriteler tarafından verilen ihaleler günümüz Türkiye’sinde cemaatlerin genel politikalarını belirlemeye kadar varmış bir boyuttadır. İlkesel olması gereken cemaatler tıpkı aşiretler gibi tamamen kendi güçleri üzerinde menfaat elde etmeyi öncelemişlerdir ne yazık ki. Aşiretlerin etki alanları olarak gösterdiğimiz tüm faktörler cemaat ve stk’lar içinde geçerlidir. Siyaset ve kamuda kümelenme ile bu alanlarda kendince kurtarılmış bölgeler inşa etme uğraşısı cemaat ve sivil toplumun yeni ilgi alanlarına dönüşmüştür.

İktidarlar karşısında tamamen edilgen bir pozisyon alan cemaatler, muhaliflik, mücadele, direniş, ıslah, tebliğ gibi varoluş nedenlerine yabancılaşmış ve tamamen bir şirket mantığına sahiplik etmişlerdir. Marksın meşhur “afyon din” tanımlaması bu tür cemaatler için tamamen doğru bir yaklaşımdır. Din bu tür cemaatlerde gücü oluşturan bireyleri bir arada tutmaya yarayan bir fenomene dönüşmüştür. Acı olan şey ise tıpkı aşiretlerdeki gibi cemaatlerde de faydadan veya menfaatten sadece belirli kesimlerin istifade etmesidir. Taban samimi ve kendince ilkesel davranırken tavan tamamen pragmatik ve çıkarcı olmaktadır. Bu bahsettiğimiz olgular tamamen kendilerini stk olarak adlandıran kurum ve kuruluşlar içinde geçerlidir ve Türkiye’de bunların maalesef ki onlarca örneği mevcuttur.



AŞİRET-CEMAAT-STK’LAR VE SİYASET

Aşiretler, cemaatler ve stk’ların siyasetle ilişkileri ise başlı başına önemli bir konudur. Sahip oldukları potansiyeli güce tahvil etme yönünde büyük bir beceriye sahip olan bu yapılar farklı temellerde ilişkiler geliştirmişlerdir. Günümüz siyasi yelpazesinde aşiret-cemaat ve stk’lar ile güç birliği yapmayan siyasi parti bulunmamaktadır. Zira sosyolojik olarak toplum hala kendi bağımsızlığını kazanmış, özgür düşünen, şahsiyeti gelişmiş bireylerden oluşmamaktadır. Toplum anılan kurumlar tarafından yönlendirilip istenen yöne kanalize edilebilmektedir. Böylece sağlıksız temsiller gerçekleşmekte ve istenen toplumsal standartlar oluşamamaktadır. Her seçim dönemi birçok cemaat için beklenen zamanlardır. Çünkü bazen cemaatler kendi adaylarını partiler içerisinde çıkarırlarken bazen de partilerin adaylarını çeşitli vaatler karşılığında desteklerler. Bu tavır itaate ve sorgulamamaya alıştırılmış ve bunu dini bir ödev gibi bellemiş tebaalar tarafından asla yadırganmaz.

Çünkü her şeyi en iyi ağabeyler, reisler, liderler bilirler ve onlar böyle bir kararı almışlarsa bunun muhakkak bir surette izahı mevcuttur. İslami değerler açısından bu yaklaşımın kıymeti harbiyesi aslında gayet açıktır. Oysaki andığımız karakterdeki cemaatler İslam’ın insanları dirilten mesajını aktarmak yerine uyuşturan ve körelten bir anlayışı insanlara sunmaktadırlar. Gelinen bu noktada Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” adlı eseri akla gelmektedir. Gerçekte hiçbir zaman din ile dinsizliğin bir mücadelesine sahne olmadı tarih. Yaşanan şey sahih din ile onun tahrif edilmiş biçimi olan sahte din arasındaki savaşımdır. Bahsettiğimiz bu husus günümüz içinde fazlasıyla geçerlidir. Bilinmelidir ki, İslam’ın en büyük muhalifi kendisinin deforme edilmiş biçimidir. Ve ne yazık ki bu olguyu bugünlerde sözde bir takım dini cemaatler temsil etmektedir.

AŞİRET-CEMAAT-STK VE OTORİTE BİRLİKTELİĞİ

Sistem/devlet politikaları ile anılan toplumsal kurumların (aşiret-cemaat-stk) tarz-ı hareketleri arasındaki paralellik düşündürücüdür. Aralarında alan itibariyle köklü bir farklılığın var olması gerekirken, sistem/devlet tarafından şekillendirilen hatta kimi zaman oluşturulan veya idameleri sağlanan bir sosyal kurumlar ağına dönüşmüşlerdir. İnsanlığın düşünsel anlamda geldiği nokta açısından devletlerin hareket alanları daraltılıp sivil alan genişletilirken yaşadığımız coğrafyalarda bunun tam tersi olmakta ve devlet tüm alanları belirleyici bir konum üstlenmektedir.

Otoritenin politikalarını meşrulaştırıcı ve uygulayıcı bir konum alan bu kurumlar bağımsız yapılanmalar olamamışlardır. Bu olguyu aslında Türkiye tarih ve siyasal kültürü açısından düşündüğümüzde çokta anormal bir durum olarak görmemekteyiz. Zira siyasal tarihte karşımıza çıkan husus devlet merkezli bir toplumsal yapının varlığıdır. Devlet, dini, ekonomik, kültürel, bilimsel, edebi ve sanatsal tüm alanları kontrol eden bir merkezi yapıdır. Günümüz Türkiye’sinde yaşanan da bu tarihi kodların farklı sosyal oluşumlar içerisinde hayatiyetlerini devam ettirmesinden başka bir şey değildir.

Mevcut halleriyle sisteme/devlete katıştırılmış/bitiştirilmiş (embedded) bir konumda olan ele aldığımız bu kurumlar maalesef ki kendi olması gereken misyonlarından uzaklaşmışlardır. Bu durumu örneklendirmek adına bir iki vakıaya işaret etmek yeterlidir. Türkiye’yi derinden sarsan susurluk kazasının baş aktörlerinden Sedat Edip Bucak, Bucak aşiretinin lideriydi. Bu aşiret ise Kürt meselesinde devletin tüm kirli işlerinin yapıcıları olmuşlar ve yarı resmi/özerk bir duruma gelmişlerdi. Yine koruculuk gibi iğreti bir yapının ilk uygulayıcıları aşiretler olmuştur. Örneğin “Jirki” aşireti koruculuğu ilk kabul eden aşirettir ve on binlerce mensubu ile bu kirli savaşta devletin yanında ve himayesinde yer almışlardır. Aşiretler ve koruculuk meselesi hakkında bir JİTEM subayının söyledikleri oldukça düşündürücüdür:

“JİTEM Subayı önce istihbarat ve operasyonlarda aşiretlerin devlet için güvence olduğunu vurgulayıp şunları söylüyor; «Eğer aşiretler olmazsa, devlet zafiyeti iki katına çıkar. Örneğin Urfa bugün Bucak'lardan sorulur. Urfa hem Adıyaman'ı, hem Diyarbakır'ı, hem de Gaziantep'i denetliyor. Bu açıdan Özel Harekât Timlerinin yapamadığını Bucak aşireti yapıyor. Ayrıca her aşiretin kendi karargâhları vardır. Bu karargâhlarda pek çok insanın öldüğü işkence odalarını iyi bilenlerden biriyim...”



Yine Kürt meselesinde devlet, bir araç konumuna indirgediği dini muhalif Kürtlere karşı cemaatler aracılığıyla bir savunma silahına dönüştürmüştür. Bu bağlamda güneydoğu bölgesine ‘fetihçi’ dürtülerle çıkartma yapan, tamamen devletin gölgesine dönüşmüş cemaatler mevcuttur. Bu cemaatlerin Kürt meselesine bakışları ile resmi bakış açısı arasında hiçbir fark gözlemlenemez. Burada değerinden indirgenen husus ise tamamen din olmuştur. Zira din meşru olmayan politikaların noterliği seviyesine düşürülmüştür. Hatta geçtiğimiz birkaç yıl öncesinde devlet kendi Kürt muhalefetini yaratmak adına girişimlerde bulunmuş ve dini argümanlarla bezeyeceği bir odağı vücuda getirmeye çalışmıştı. Yani din, devlet için kendi siyasetinin empoze ettirilmesi zaviyesinden hala geçer akçe durumundadır.

Stk konusu da çok farklı değildir. Zira devletin icra edicileri olarak her hükümet kendi sivil toplum kuruluşlarını oluşturmaktadır. Çünkü otoritenin pekiştirilmesi birçok enstrümanın kullanılmasına bağlıdır. Bu meyanda siyasal otoriteler kendi medyasını, sermaye gruplarını, sendikalarını oluşturdukları gibi kendi sivil toplum kuruluşları (!) nı da oluşturmaktadır. Dolayısıyla hepsi güdümlenmiş ve tek bir yöne kanalize edilmiş yapılar durumundadırlar. Bu tek yön ise siyasal sistemin varlığının bekasıdır. Bundan dolayı seçimler arifesinde herhangi bir partiyi destekleyen billboard ve gazete ilanların altında ihaleler ile semizleştirilmiş sivil toplum kuruluşlarının çatı örgütlerinin, vakıflarının ismini gördüğümüzde çokta garipsemiyoruz bu durumu. Çünkü bu topraklarda sistemden/devletten bağımsız oluşumlar tesis etmek çok zor görünmektedir. Zira kültür buna müsait değildir. Unutmayalım ki bu topraklar, “komünist veya şeriatçı bir parti kurulması gerekiyorsa onları da biz kurarız” diyen devlet ricallerine şahitlik etmiştir. Buna rağmen otoritenin etkisinden, yönlendirmesinden uzak, sınırlarını ve yönünü kendi tayin etmiş, muhalif, aksiyoner örgütlenmeler tesis etmek gerekliliği her daim hissedilmelidir.

Buraya kadar anlatmaya çabaladığımız bütün sorun, cemaat ve cemiyet kavramlarının işlevlerinin birbirlerine karıştırılmasıdır. Cemaatler bir yandan klasik cemaat nosyonlarını idame ettirirlerken diğer yandan şehirleşmenin getirdiği zorunluluklar, güç istenci ve iktidar hırsı ile cemiyet normlarını kendi bünyelerine uygulamaya çabalamaktadırlar. Bu da anormal yapılar ve meşruiyetleri tartışılan pratikler meydana çıkarmaktadır.

İnsan, kendisini gerçekleştirmek adına uğraş verir, cemaatler, cemiyetler oluşturur ve düşlediği ulvi amaçlar adına tüm eylemlerini şekillendirir. İnsani her eylem bu amaçlar doğrultusunda anlam kazanır. Ama aynı insan anlamı tahrif ederek tüm çabalarını ve çabalarının ürünü olan kurumsal yapıları tağyir eder. Nietzsche, bu hususa şöyle vurgu yapar:

“şimdiye kadar, insanlığı ahlaklı yapmak için başvurulan her yol bütünüyle gayr-ı ahlaki olmuştur.” (2)

Bilindiği üzere İslam cemaate büyük önem atfetmiştir. Hele günümüzde batı kültür ve hayat tarzının bu kadar güçlü argümanlarla toplumları etkisine aldığı bir dönemde bireysel çabalardan özge cemaatsel gayretler daha bir anlam ifade etmektedir. Lakin batının bu fikri ve kültürel meydan okumalarına siper olma adına teşekkül ettirilen bu yapıların kendileri deforme olmaktadır. İslami olan değer yargıları reel gerçekliklerin gölgesinde kalmakta, şahsi ihtiras ve arzular dini referanslarımızı etki altına almaktadır. Bu tuzun kokması gibi bir şey olsa gerek. Nice çaba ve emeklerle modernizme ve onun ardıllarına karşı kurulan moral kalelerimiz böylece birer birer yıkıma maruz kalmaktadır. Oysa yola nasıl çıkılmıştı, hangi büyük emeller adına ne fedakârlıklar yapılarak oluşturulmuştu bu yapılar? Ama gelinen nokta bir hayal kırıklığını aratmaz olmuştur. Bireysel ve toplumsal hayatı ıslah edip var olan tahribatları minimize etme adına yola çıkan bu kurumların, ıslahı kendilerinden ve yeniden başlatmaları artık elzem olmuştur.

1-Sivil Toplum Dergisi, Yıl: 4 Sayı: 15/ Temmuz-Eylül 2006

2-Putların Alacakaranlığında, külliyat yay. Syf. 72
BİLAL MEDENİ
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
AŞİRET-CEMAAT-SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Fetullah Cemaatİ Raporu
» ŞEHİR SAVAŞLARI HAKKINDA

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
SEALDREAM  :: RESİM VE HEYKEL :: İNSAN OLMAK-
Buraya geçin: