SEALDREAM

SANATIN SONSUZLUĞA SELAMI-DÜŞLERİNE DOKUN-AMA BÜYÜSÜ BOZULMASIN
 
AnasayfaİNTROTakvimGaleriSSSAramaKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 POSTMODERİN SOFİSTLER

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
ÖZGEYLANİ
Süper Modoratör
Süper Modoratör
avatar

Mesaj Sayısı : 603
Kayıt tarihi : 24/07/09
Yaş : 59
Nerden : MERSİN-TOROSLAR İLÇESİ

MesajKonu: POSTMODERİN SOFİSTLER   Cuma Ağus. 28, 2009 8:52 pm

Postmodern Sofistlerin Retoriği

Perşembe, 27 Ağustos 2009 20:41



Nicedir, retorik içeriğe baskın...
Doğaldır da. Çünkü, güzel sözler tüm halkı kapsayabilirken, çıplak gerçek ile herkesin her zaman ilgilenmesi beklenemez. Ki, biz insanoğlu ölüm döşeğinde sayılı günleri olan bir hastaya bile her şeye rağmen güzel sözler söylemek isteriz. Onu öteki Dünya ile, Cennet ile aldatabilir, yanına geleceğimize ve kavuşacağımıza da ikna edebiliriz. Yaşamın faniliği, ölüm sonrasının sonsuzluğu üzerinde aslında kuşku duyduğumuz tüm söylenceleri inanarak anlatabiliriz. Gerçek burada anlamsızlaşır artık, kimse duymak istemez. Ne söyleyen ne de dinleyen.
Ölüm karşısında anlamsızlaşmayan bir gerçek var mıdır sahi? Neyse, dağılmasın şimdi, konumuz bu değil.
Gerçekler çoğu zaman incitir, emirler, yaptırımlar ve öneriler yollarlar, önlemler ve yöntemler sunar, durduk yerde iş çıkarırlar insana. Bu yüzden sıkıcıdır gerçekler. Oysa insan karıncadan çok ağustos böceği gönüllüdür. "Vur patlasın, çal oynasın" diyenin sesi, "hadi iş zamanı" diyen sesin yanında kulağa her zaman daha hoş gelir. Karnı tok sırtı pek olduğu sürece insan, her zaman yan gelip yatmaya eğilimlidir. Sürekli çalışmak canlıların evriminde çok daha alt basamaklara özgü bir durumdur. Salt bu nedenle bile sürekli kazanma ve çalışma hırsı olan insanların insanlıktan çıkmış, sapkın varlıklar olduğunu söyleyebiliriz. Kapitalizm, özellikle de Vahşi Kapitalizmin sosyal Darwinizmden kuramsal destek aldığını söyleyenlere, Vahşi Kapitalizmin, insan dahil yüksek memelilerin tamamının doğasına aykırı olduğunu söyleyerek yanıt verebiliriz. İlle de bir benzetme yapmak gerekirse, yüksek memeliler aslında, en iyi olanın türünü devam ettirmesi bağlamında ilk bakışta vahşi kapitalizme yakın gözükürlerken, gözettiği dengeler ve faunanın korunması bağlamında da sosyalizme yakın durmaktadırlar. Çünkü Vahşi Kapitalizm, yani sürekli daha iyi olanın zayıfı elediği sistem, sürdürülemez bir ekosistemi beraberinde getirmektedir. Yani Vahşi Kapitalizm için en büyük tehdit öncelikle kendisidir. Kendini dizginleyemezse onu var eden yaşam kaynakları da yok olacaktır. İşte burada vahşi kapitalizmin vicdanı diyebileceğimiz bir durum oluşur ki, insafa geldi sanılan kapitalizm aslında basit olarak altın yumurtlayan tavukları kesmeme yolunu seçmiştir.
Politika da nicedir gerçeklerden başka bir gerçeğe kendini ve halkı inandırma sanatının icraatcısına dönüşmüş durumda, aslen halkı yönetmek olan kelimenin anlamı dahi "çok yüzlülük" olarak algılanmaya başlanmıştır.
Bir partide istediği konumlara gelemeyen bir politikacı tam karşı cepheden bir partiye geçince, daha önce reddettiği tüm söylemleri bir bakıyorsunuz müthiş bir inanç gösterisi içinde sunup savunabiliyor. Hatta öyle ki, alsanız bu kişinin eski görüntülerini yeni görüntüleriyle montajlayıp bir televizyon programında eski kişi ile yeni kişiyi sanki bir açık oturumda imişcesine karşı karşıya getirseniz, döner dolaşır ama sonunda Hoca Nasreddin misali ikisine de "sen de haklısın" demekten başka bir şey gelmez elinizden. Neden böyle olduğunu da bir türlü bulamazsınız. CHP'de aradığını bulamayan Ertuğrul Günay'ın, AKP'ye geçip bambaşka söylemleri muhteşem söz sanatıyla savunmaya başlaması buna güzel bir örnektir. İki Ertuğrul'da haklı gibi gelir izlediğinizde. Oysa neden çoğu zaman apaçıktır; güzel söz söyleme sanatlarını, halk dalkavukluğu ile birleştirerek ruh okşamaya yönelen politikacılar, diyalektik bir sorgulayıcı akla sahip olmayan halkı bu güzel sözleriyle büyülerlerken yaptıkları tamamıyla kendilerini pazarlamaktır aslında. Bu postmodern sofistlerin tüm sermayesi söz söyleme sanatlarıyla yaptıkları bu gözbağcılığıdır. Bu demagoji ve polemik üstatları, laf kalabalığı ile halkın dikkatini sürekli asıl gündem dışında kalan ikincil derecedeki gündemlere çekerler. Halk basit konularda taraf tutmaya davet edilir, hatta kolaylık olsun diye yapay cepheler oluşturulur, medyadaki amigolar ile de "gel gel" yapılarak Büyük Resim gözlerden kaçırılır.
Büyük Resimde ise Egemen, bu göz bağcısı, söz sihirbazı politikacılar ve özellikle de güdümlü medya cambazları aracılığıyla halkı evcilleştirerek boyunduruk altına almaya çalışmaktadır.
Aydınların hali ise içler acısıdır, bu tali gündemden onlardan nasiplenirler. Nasiplenirler diyorum çünkü tali gündemleri konuşmak sermayeleri olur, kazanç kapıları olur. Yapay gündemler belirleyerek olur olmaz ayrıntılarda öyle fırtınalar koparırlarki herkes onu konuşmaya başlar oysa gerçekte Büyük Resim'in içinden cımbızladıkları küçük bir ayrıntıda muhalefeti boğmaktadırlar. Halkın direniş enerjisini anlamlı gözüküp sürekli hiçlikle sonuçlanan şeylerde tükettirmek temel işlevleridir. Egemen'e hizmetleri de böyle olmaktadır; düşünebilenleri polemik labirentlerinde yol şaşırtarak sürekli oyalamak ve muhalefetlerini yanlış yollara yönlendirmek... Bu hizmetlerinin karşılığında da tamamı Egemen'e ait gazetelerden, televizyonlardan, özel üniversitelerden ve bir takım vakıflardan fonlanırlar. Turuncu Devrim'in aydın tipidir bunlar. Bilmeyenler ve unutanlar için anımsatalım, Turuncu Devrim tanımı, Ukrayna'da global emperyalizmin adamları olan Sorosçu Aydınların Sosyalist eğilimlere sahip devlete ve hükümete karşı yapmaya çalıştıkları karşı devrimden gelir. Özgürlük, demokrasi masallarıyla halkı kandırarak, hedef ülkeyi emperyalizmin eline teslim etmek temel amaçlarıdır. Kendileri için kızıl renge karşı olarak turuncu renkte bayrakları seçmişlerdi. Bu yüzden de bu tip karşı devrim karakteristiğindeki global sermayenin yönetimi ele geçirme eylemlerine Turuncu Devrim'de denmektedir. Turuncu Devrim aydınları halkın aydınlarının düşüncelerine karşı fikirler üreterek, arkalarındaki muazzam olanaklar ile bilgi kirliliği ve bombardımanı yaparak Egemen'in halkın kendi aydın sınıfını halkın gözünde süpürme eyleminin işbirlikçileridir. Halk kendi aydınlarıyla olan bağlarından koparılarak entelektüel yönden bu Turuncu Devrim aydınları tarafından yeniden ve sürekli olarak yapılandırılır. Bu karşı devrimin sosyo-psikolojik harekatıdır.
Tabii aydınlarda aklar ve karalardan ibaret değildir; halkın aydınları ile Turuncu Devrim aydınları arasında bir çok gri ton vardır. Bunların içinde aklındaki gerçekler ile dayatılanlar arasında iki arada bir derede kalanlar "çoğunluktadır" ki neyi nasıl söyleyecekleri konusunda sürekli bocalar dururlar. Suya sabuna dokunmayan söylemler, ne şiş yansın ne de kebap tarzı duruşlar hep bunlardan çıkar. Bu aydınların içinde yükselen değerlerin dalgasını iyi kestirip, becerikli sörfçü olanlar ayakta kalırlarken, yanlış ata oynayanlar ise elenmektedir.
Tabii bu aydın kafa karışıklığını gidermek içinde bir şeyler lazım. Öyle bir şeyler ki aydın vicdanını rahatlatsın, aynaya bakabilsin, kendinden nefret etmeden görevine devam edebilsin. İşte paradigma ve empati söylemleri böyle bir aşamada devreye sokuldu. Farklı anlayışların ürünü olan toplumların kendilerine özgün yaşam modelleri olduğu ve benzer durumlar karşısında farklı sosyolojik tepkiler gösterebileceği anlamına gelen paradigma olgusu düşünüre, özellikle toplum mühendislerine geniş manevra alanı sağlar. Özellikle de senden farklı olana onun gerçekleriyle düşünmek yani onun yerine kendini koymak demek olan empati kavramıyla birlikte sunulduğunda, ortam iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Sosyolojik bir olgu olan paradigma ve destekçisi empati, aydın teslimiyetçiliğinin günah çıkarma mekanizmasında kullanılır olur.
Bir bakmışsınız empati yaparak hoş gördüğü şey, yaşamı boyunca içselleştirdiği tüm öğretilere aykırı, ama olsun; para tatlı.
Örneklersek, diyelim tüm evrensel sol değerlere sahip, diyalektik materyalizm felsefesini özümsemiş, sorsanız dinlerin sosyolojik karşılıklarını Marksist bağlamda rahatlıkla çözümleyebilecek bir aydın, bir bakmışsınız salt nemalandığı kesimlere şirin gözükebilmek amacıyla bu paradigma ve empati kavramlarını kullanarak, türbanı, tarikatları, din eksenli yaşamı vesaire hoş görebilmekte, onları alternatif yaşam modelleri kategorisine sokup, din eksenli yaşam taleplerini insan hakları düzleminde değerlendirebilmektedir. Hatta öylesine ki şer-i yaşam ve hukuk düzenini bile paradigma bağlamına sokabilecek kadar kendi ilkelerine ters düşebilmektedir. Politikacı yüzlü egemen yalakası, güdümlü bir aydın sınıfımız türemiş/türetilmiş, medyadan sivil toplum örgütlerine oradan da üniversitelere değin kurumsallaştırılmıştır.
Özetle; bu koşullar altında halkın aydınlarının sesinin halka ulaşması iyice olanaksızlaşmıştır.
Gerçeklerle yüzleşmeye hazır olamayanlar sanal gerçeklikler yaratıp onlarla yaşamak durumundadırlar. Toplumun ve bireyin kendi kendini kandırarak avutması mitomaniye kadar ilerleyebilir. Bir göksel kurtarıcı bekleyen toplumlar işte bu karakteristiktendir. Dolandırıcılığı tescillenmiş bir Cem Uzan'ın aklı başında bir arkadaşım tarafından 2. ****** olarak lanse edildiğini ve bizi kurtaracağını söylerken duyduğumda mitomani felaketinin boyutlarının sandığımdan fazla olduğunu, bir sarmaşık gibi toplumu sardığını gözlemledim. Geçmişte yaşadığı güzel günlerin rüyalarıyla birey kendini avuturken, bu durum daha geniş olan toplumsal düzlemde de, toplumun kendi tarihinin şanlı sayfalarına çakılı kalması biçiminde kendini gösterir. Bireyin kendi anılarını süsleyerek ve ona birtakım hayali ekler yaparak anlatması ve kendi uydurduklarına inanarak zamanla gerçeğin aslında ne olduğunun belirsizleşmesi tarih yazımı bazında toplumsal düzlemde de aynen devam eder. "Benim atalarım fethetmeye gittikleri topraklarda dalından kopardıkları her bir meyve için ağaca bir altın asarlardı", "40 kişi ile Çin ordusunu yendik" ya da " Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendi" gibi deli saçması, aslı astarı olmayan efsanelere inanırlar ve sık sık vecd ile anlatırlar. İşte bu mitomanik yapı, toplumsal histeriye dönüşmüş kitlesel Polyannacılık ile harmanlanarak, binlerce yıllık yaşam deneyiminin sonucu olan tarihsel bezginlik ile birleşince toplumsal atalet ve eylemsizliğin en önemli kaynaklarından biri olarak ortaya çıkıyor.
Genç nüfusa sahip olan Türk toplumu aslında son derece yorgun ve yaşlı olan bir ortak akla ve bilince sahiptir. Biyolojik gençleşme toplumun ortak bilincine yozlaşmış tüketim toplumu değerleri dışında yansıyamamaktadır. Yaşlı olan toplumsal bilinç, bir bağlamda toplumsal derinliğin varlığına işaret ederken, yaşlı parçaların devinimi kısıtladığı gerçeği ile de toplumu baş başa bırakır. Geleneksel muhafazakarlık, sürekli yenilenme yerine yaşlanmaya bırakılan bilince sahip çoğu toplumda gerontokratik yapılar bile üretebilmektedir. Yakın tarihten örneklersek; Bülent Ecevit'in yaşlılık dönemi bu gerontokratik yapıya ciddi bir örnektir. Bedensel sağlığının yanı sıra çoktan akıl sağlığını da yitirmiş bir lider uzun süre liderliğine devam edebilmiştir.
Oysa yönetim, özellikle de liderlik, bir bayrak yarışıdır; iyi koşmak kadar sırası geldiğinde bayrağı aktarmak da yaşamsal önemdedir. Aynen bayrak yarışında olduğu gibi bayrağı teslim alacak olan yarıştan çok daha önce belirlenmelidir.
Öte yandan dinsel kavramlardan olan "şükretme ve tevekkül" olgusu da, özündeki önce yapabildiğin yani elinden gelen her şeyi yap sonra Tanrı'ya sığın ekseninden saparak "hayırda şerde Allah'tan" edilgenliğiyle miskinliği özendirici bir şekil alınca toplumun hareketli dişlilerini iyice paslandırıcı bir rol oynamaktadır. Ülkemiz gerçeğinde, ağır paslı dişlilerin gıcırtısı, toplumun tüm dinamiklerinden ha kırıldı ha kırılacakmış gibi sesler vermektedir.
Özellikle mistisizm ile miskinleştirilen mitoman toplum, etkileşim içinde bulunduğu, yerinde saymayan başka toplumlar tarafından kaçınılmaz biçimde önce asimile edilir sonra da genellikle dejenerasyon yoluyla tarih sahnesinden çekilmeye zorlanır. Buna karşı bir antitez ya da çözüm üretemeyenler ise bu asimilasyoncu dış etkilerden kaçabilmek için ya içe kapanırlar ya da baskın kültürlerin içinde alt kültürler olarak renk oluşturmaya çalışırlar.
Anglo Sakson Amerikan kültürünün ve İngilizcenin, kültürümüze karşı yapmakta olduğu tamda budur.
Ekonomik, siyasi, kültürel, özellikle dini, gerekirse de askeri enstrumanların tamamı başarılı biçimde kullanılarak ulusumuza ve ülkemize karşı bir sefer düzenlenmektedir. Yanlış anlaşılmasın özellikle ülkemize yönelik değil bu durum, sistem gereği oluşan global emperyalizmin doğal beslenmesinin sadece bir yan etkisi. Adam beslenmek zorunda, sende canını kurtarmak...
Tuncay Temiz
5 Ağustos 2007
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
POSTMODERİN SOFİSTLER
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
SEALDREAM  :: PSİKOLOJİ-
Buraya geçin: